Dâr-ül İslâm ve Dâr-ül Küfür

Hizb-ut Tahrir
Hizb-ut Tahrir

Dâr-ül İslâm; bütün hayat ve yönetim işlerinde, içinde İslâm hükümlerinin tatbik olunduğu, halkının ekseriyeti gayri müslimlerden olsa bile, emanı İslâm emanıyla olan diyardır.

 

Dâr-ül Küfür ise; içinde hayatın bütün işlerinde küfür hükümlerinin tatbik olunduğu ve halkın çoğunun müslümanlardan olsa bile, emanı küfür emanıyla olan diyardır.

 

Bir yerin Dâr-ül İslâm veya Dâr-ül Küfür olmasında itibara alınan; orada tatbik edilen hükümler ile güven içinde bulunmayı sağlayan emandır, halkın dini değildir.

 

Bugün müslümanların beldeleri içinde, yönetimde ve hayat işlerinde İslâm hükümlerinin tatbik olunduğu ne bir devlet  ne de bir belde bulunmaktadır. Bundan dolayı bu beldelerin hepsi, halkları müslüman olsa da, Dâr-ül küfür/küfür ülkesiolarak kabul edilirler.

 

Bundan dolayı İslâm, bütün müslümanlara ülkelerini Dâr-ül Küfür'den Dâr-ül İslâm'a  çevirmek için çalışmayı farz kılar. Bu da Hilâfet Devleti olan İslâm Devleti'ni kurmak, bir Halife nasb etmek ve orada Allah'ın indirdiğiyle yöneteceğine yani müslümanlara Hilâfet Devleti'nin kurulduğu beldede İslâm hükümlerini tatbik edeceğine dair söz veren halifeye biat etmekle olur. Sonra müslümanlar, Hilâfet Devleti'yle beraber, geri kalan İslâm beldelerini Hilâfet Devleti'ne katmak için çalışırlar. Böylece o beldeler de Dâr-ül İslâm'a dönüşür. Bundan sonra dünyaya davet ve cihad yoluyla ulaştırmak üzere İslâm'ı yüklenirler.

 

Cihad

Cihad, Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmek için Allah yolunda savaşta bütün gücünü sarf etmek ve bizzat ya da malla, fikirle, kuvvet toplamakla ve bunun gibi işlerle yardım ederek İslâm Davetini yaymaktır. Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmek ve İslâm'ı yaymak için savaş, cihaddır ve farzdır. Farz oluşu Kur'an ve Sünnet'le sabittir. Farziyeti için onlarca ayet ve hadis gelmiştir.

Başlangıçta cihad, farz-ı kifayedir; eğer düşman hücum ederse farz-ı ayındır. Cihadın farz-ı kifaye olması demek, düşman bizimle savaşmaya başlamasa da önce bizim başlamamız demektir. Müslümanlardan biri herhangi bir zamanda savaşı başlatmaya girişmezse, savaşı terk etmekle bütün müslümanlar günahkâr olur. Bundan dolayı, cihad savunma harbi değildir. Cihad, ancak Allah'ın Kelimesi'ni -Dini'ni- yüceltmek için bir savaştır. Kâfirler bize saldırmasa da, İslâm'ı yaymak ve davetini yüklenmek için savaşa başlamak farzdır.

 

Devletlerarası  İlişkiler

İslâm Devleti'nin, dünyada kaim olan diğer devletlerle ilişkilerinin İslâm hükümlerine uygun olması ve aşağıdaki şekilde cereyan etmesi gerekir :

1- Bugün İslâm âleminde kaim olan devletler bir ülkede bulunuyormuş gibi kabul olunur. Zira  Müslümanlar, diğer insanlar dışında bir ümmettir. Müslümanların, bir devlet ve varlık içinde birlik içinde olmaları vacibtir.

Onun için, müslümanların o devletlerle alakaları, diğer devletlerle olan haricî alakalar/dış ilişkiler kapsamından sayılmaz. O alakalar, dış siyasetten sayılmazlar. Bilâkis onların, dahilî siyasetten sayılmaları gerekir. Bunun için, o devletlerle diplomatik alakalar kurulmaz, onlarla ittifaklar da yapılmaz. Bilâkis, onların hepsini bir tek devlette yani Hilâfet Devleti'nde birleştirmek üzere çalışmak farzdır. Eğer ülkeleri bir İslâm ülkesi ise, bu devletlerin tebaaları yabancı olarak itibar edilmezler. Onlara Hilâfet Devleti tebaasının fertleri muamelesi yapılır. Fakat, o tebaanın ülkeleri bir Dâr-ül Küfür ise, onlara Dâr-ül Küfür tebaası muamelesi yapılır.

2- Alemin doğusu ve batısında mevcud olan diğer devletlere gelince; onların hepsi de Dâr-ül Küfür ve hükmen Dâr-ül Harb sayılırlar. Onlarla olan alâka haricî/dış siyasetten sayılır. Bu alâka, cihadın gerektirdiğine, müslümanların ve Hilâfet Devleti'nin maslahatının gerektirdiğine ve şer’î hükme uygun olarak belirlenir.

3- Bu devletlerle, iyi komşuluk anlaşmaları, ticarî veya iktisadî veya ilmî veya ziraî anlaşmaların veya bunların dışındaki İslâm'ın caiz kıldığı anlaşmaların yapılması caizdir. Ancak bu anlaşmaların, belirli bir süre ile sınırlandırılmış olmaları şartı koşulur. Bu anlaşmaların yapılması, cihadın gerektirdiğine, müslümanların ve Hilâfet Devleti'nin maslahatının gerektirdiğine uygun olur.

Bu Devletlerle yapılacak işler, onlarla yapılan andlaşmaların metinlerine uygun şekilde olur. Bu devletlerle yapılan ticarî, iktisadî anlaşmalar, belirli şeylerle ve belirli sürelerle ve müslümanlar için zarurî olan belirli sıfatlarla sınırlı olur. Ancak bu anlaşmaların, o devletleri kuvvetlendirmeye götürücü olmamaları şartı koşulur.

Hilâfet Devleti ile o devletler arasında yapılan anlaşma belirlenmişse; aynı muameleyi kendilerinin yapması şartı ile, o devletlerin tebaasının pasaport olmaksızın kimlikleriyle Hilâfet Devleti'ne girme hakları vardır.

4- Kendileriyle aramızda anlaşma ve andlaşmaları olmayan devletler, Amerika, Britanya/İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletler ve Rusya gibi müslümanların beldelerine göz diken devletler hükmen harb eden devletler sayılırlar. Onlara karşı tüm tedbirler alınır. Onlarla diplomatik alakalar kurulmaz. Hilâfet Devleti'nde onlar için elçilikler açılmaz.

Bu devletlerin tebaasının Hilâfet Devleti'ne, her sefer için izinle, pasaportla girme hakları vardır.

5- Meselâ İsrail gibi, fiilî harb eden devletlere gelince; bütün tasarruflar için onlarla harb halini esas olarak ittihaz etmek gerekir. Onlarla aramızda savaş ister durmuş olsun isterse olmasın, onlara karşı tavrımız, onlarla fiilî harbdeymişiz gibi olur. Onların tüm tebaasının İslâm beldelerine girmeleri engellenir, onlardan müslüman olmayanların malları ve kanları/öldürülmeleri mübah olur.

Fiilen harb eden devletlerle, sınırlı bir müddetle geçici olması şartıyla ateşkes anlaşmalarının yapılması caizdir. Bu anlaşmaların daimi olmaları caiz değildir. Çünkü daimi ateşkes anlaşması, cihadı terk ettirir.

Fakat fiilen muharib olan bu devletlerden biri bir İslâm toprağını işgal ettiği zaman; Filistin topraklarını İsrail'in işgalinde olduğunu gibi, o devlet İslâm toprağının bir karışı üzerinde dahi bulundukça, böyle devletlerle sulh yapmak Şer'an haram olur. Çünkü, onlar gâsıb ve saldırgandırlar; onlarla sulh İslâm toprağından vazgeçmek veya oraya sahiplenip yerleşmelerine, orada yaşayan müslümanlar üzerinde hakimiyet sürdürmelerine imkan vermek olur. Bu ise şer'an caiz olamaz. İslâm bütün müslümanlara, onları yok etmek ve İslâm beldelerini kurtarmak için onlarla savaşmayı kesinlikle emreder. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmuştur: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً "Allah kâfirler için, mü'minler üzerine kesinlikle yol vermez."[1]

فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ "Size kim saldırırsa, siz de onun saldırdığı gibi aynıyla ona saldırın."[2]

6- Hilâfet Devleti'nin diğer devletlerle, ortak savunma, müşterek güvenlik ve buna dahil askerî kolaylıklar temin etme veya üs, hava alanı, liman kiralamak gibi askerî antlaşmalar yapması caiz değildir. Zira İslâm, bu antlaşmaları haram kılar. Müslümanlara, kâfir devletlerle bu anlaşmaları yapmalarını haram kılmaktadır. Çünkü, İslâm müslümana, küfür sancağı altında, küfür yolunda ve kâfir devletlerle beraber savaşmayı ve müslümanlar üzerinde veya İslâm toprağı üzerinde kâfiri sulta sahibi kılmayı haram kılmaktadır.

7- Kâfir devletlerden veya ordularından yardım istemek caiz değildir. Çünkü, Rasulullah (s.a.v) müşriklerin ateşinden aydınlanmayı bile nehyettiği gibi, müslümanları bundan da menetmiştir. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: لا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ "Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayın."[3]

إِنَّا لا نَسْتَعِينُ بِمُشْرِكٍ "Biz bir müşrikten yardım istemeyiz."[4]

Bu devletlerden borç ve yardım almak da caiz değildir. Çünkü onların borç vermeleri fayda karşılığıdır, bu da faiz olduğundan haramdır. Yine bu borçlar ve yardımlar bu kâfir devletler için müslümanlara ve ülkelerine egemenlik kurmaya vesiledir. Bu ise, الوسيلة إلى الحرم محرمة "Harama vesile olan da haramdır"  kaidesine göre, şer'an haramdır.

Yine, müslümanlar için problemlerini Amerika, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi kâfir devletlerin, önlerine çözmeleri için sermeleri de caiz olmaz. Çünkü, kâfir devletlerden ve ordularından yardım isteme, veya problemlerini onlara götürmek bu devletlerin nüfuzuna, egemenliğine ve müslümanlar üzerine yol bulmalarına sebeb olur. Allah kâfirlerin, kendi üzerlerine bir yol bulmalarını sağlamaktan müslümanları menetmiştir.

Yine müslümanların, Birleşmiş Milletler, İMF, Uluslararası Kalkınma Fonu gibi uluslararası örgütlere katılmaları da caiz değildir. Çünkü bu teşkilatlar, İslâm hükümleriyle çelişen esaslara dayanmakta ve özellikle Amerika gibi büyük devletlerin elinde kendi hususî çıkarlarını gerçekleştirmek için baskı aracı olmaktadır. Bu da müslümanlar ve ülkeleri üzerine kâfirlerin nüfuzlarını ortaya koymaya vesiledir ki, bu şer'an caiz değildir. Zira harama vesile olan da haramdır.

Bunlar gibi, müslümanların, Arap Topluluğu, İslâm Konferansı, Ortak Savunma Paktı gibi bölgeler arası paktlara ve teşkilatlara da katılmaları caiz değildir. Çünkü bu örgütler; İslâm'la çelişen esaslara dayanmakta, müslümanların ülkelerinin parçalanmasını sağlamlaştırmayı ve tek bir devlette birleşmelerinin önlenmesini gerçekleştirmektedirler.