HİZB-UT TAHRİR'İN DÜŞÜNCESİ

Hizb-ut Tahrir
Hizb-ut Tahrir

Hizb-ut Tahrir'in üzerine kurulmuş olduğu bütün fertlerini örgütlediği, ümmeti kendisiyle kaynaştırıp eritmek ve asıl davası edindirmek için çalıştığı fikir, İslâm düşüncesidir. Yani kendisinden hükümlerin kaynaklandığı ve üzerine fikirlerinin yükseldiği İslâm Akidesidir.

 

İslâm'ı, toplumda meydana getirmek, yani yönetimde insanlar arası ilişkilerde ve hayatın sair işlerinde İslâm'ı vücuda getirmek için çalışan siyasî bir parti olarak Hizb, bu fikirlerden kendisine gerektiği kadarını seçip benimsedi. Hizb, seçip benimsediği her şeyi yayımladığı kitaplarında, neşriyatlarında ayrıntılı bir şekilde ve her mefhumun, her fikrin, her görüşün ve her hükmün tafsili delillerini de beyan etmek suretiyle açık açık ortaya koydu.

 

İşte benimsediği bu fikirlerden, görüşlerden, hükümlerden ve mefhumlardan bariz olan bir kaçının kısa bir özeti:

 

İslàm Akidesi

İslâm Akidesi; Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret Günü'ne, Hayrı ve Şerrinin Allah'tan olduğu Kaza ve Kadere iman etmektir.

İman, vakıaya mutabık delilden gelen kesin tasdiktir. Tasdik delilsiz olursa iman olmaz, çünkü, kesin olmaz. Tasdikin kesin olması ise ancak bir delille sabit olduğu zaman olur. Bundan dolayı akidenin delilinin katî olması mutlaka gereklidir ve zannî olması da caiz değildir.

Akide, Allah'tan başka bir ilâhın/mabudun bulanmadığına, Muhammed (s.a.v)'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet etmektir. Şehadet de ancak ilim, yakîn (kesinlik) ve doğruluğa dayalı olduğu zaman şehadet olur, zandan olmaz. Zira zan, ilim ve yakîn (kesinlik) ifade etmez.

İslâm Akidesi; İslâm Dini'nin, İslâm'ın hayata bakışının, devletin, anayasanın ve diğer yasaların, bu akideden kaynaklanan her şeyin veya bu akide üzerine kurulan İslâmî fikir, hüküm ve mefhumların esasıdır. İslâm Akidesi, fikrî liderliktirfikrî kaidedir ve siyasî bir akidedir. Çünkü, bu akideden fışkıran veya bu akide üzerine bina edilen mefhumlar, görüşler, hükümler ve fikirler Ahiret konularıyla alakalı olduğu gibi aynı zamanda dünya işleriyle ve bu işlerin yürütülmesiyle ilgilidir. Bu akide, dünya işlerinin yürütülmesinin esasıdır. Nitekim bu akidede; alış-veriş, kiralar, kefalet, vekâlet, mülkiyet, evlilik, şirketler ve miras hükümleri bulunduğu gibi, cemaate emir seçme, emir seçme metoduna, ona itaat etmeye ve onu muhasebe etmeye ilişkin hükümler; cihad, antlaşma, barış, ateşkes hükümleri, ukubat/cezalar hükümleri ve bundan başka hükümler olduğu gibi dünya işleriyle ilgili hükümlerle, bunların nasıl uygulanacağını açıklayan hükümler de mevcuttur. Bu akide, dünya işlerini yürüten bir akidedir, öyleyse bu, siyasî bir akidedir. Çünkü siyaset, bu işleri yürütmektir. Davetini yayma ve himaye etmede, hakimiyetini kurmada ve himaye etmede, hakimiyetin bu akide üzerine dayanması ve uygulanmasının devamında, otoritenin onu tatbik ve infazında, risaletini dünyaya yaymada kusur göstermesi halinde, evet bütün bunlarda bu akide, savaş ve çarpışmadan asla ayrılmaz.

İslâm Akidesi; ibadette, boyun eğmede, yasamada yalnızca Allah'ı birlemeyi; Allah'tan gayrı putlardan, tağutlardan, heva ve arzulardan herhangi birine kulluğu da reddetmeyi gerektirir. Tek yaratıcı O'dur; ibadette birlenen O'dur. Hâkim, mutasarrıf, şeriat/kanun koyucu, hidayet edici, rızıklandırıcı, yaşatan, öldüren, yardım eden, mülkü elinde bulunduran O'dur. Her şeye kadir olan yalnız O'dur. Bu şeylerden herhangi birinde yaratıklarından hiçbir kimse O'na ortak olamaz.

• Bu akide; ittiba olunmada (tabi olmakta) bütün mahlukatın dışında, yalnızca Rasulullah (s.a.v)'i birlemeyi gerektirir. Ondan başkasına tabi olunmaz, ondan başka hiçbir kimseden bir şey alınmaz. O, Rabbisinin Şeriatı'nın tebliğcisidir. Onun dışında bir beşerden, dinlerden, ideolojilerden veya kanun koyuculardan yasalar almak caiz değildir. Bilâkis tabi olma ve Şeriat'tan bir şey almada O'nu birlemek vacibtir:

وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا "Peygamber size ne getirdiyse onu alın ve neyi yasakladıysa ondan sakının."[1]

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ "Allah ve Rasulü bir işte hükmettiği zaman, hiç bir inanan erkeğe ve kadına, işlerinde kendilerine serbestlik (istediklerini yapmak) yoktur."[2]

فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا"Hayır, öyle değil, Rabbin hakkı için onlar aralarında ihtilaf ettikleri işlerde seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükme nefisleri hiçbir burukluk duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."[3]

فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ "Peygamberin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azabın isabet etmesinden çekinsinler."[4]

• Bu akide, İslâm'ın bir defada tastamam, kapsamlı bir şekilde tatbikini farz kılar. Onun bir kısmını tatbik edip bir kısmının tatbikini terketmeyi haram kıldığı gibi, tedricen/aşama aşama tatbikini de haram kılar.

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمْ الإسْلامَ دِينًا "Bugün dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size Din olarak da İslâm'ı  beğenip  seçtim."[5] Müslümanlar, bu ayetin inmesinden sonra Allah'ın Rasulü'ne indirilenlerin hepsini, herhangi bir hükümle bir başkası arasında bir fark görmeksizin tatbik etmekle emrolunmuşlardır. Allah'ın hükümlerinin hepsi, tatbik edilmelerinin farz oluşunda denktir, aynıdır. Bundan dolayı Ebu Bekir ve ashab (r.a) zekat vermeyenlerle savaştı. Çünkü, onlar sadece bir tek hükmü uygulamaktan kaçınmıştılar. Nitekim, Allahu Teâlâ, hükümleri arasında ayrım yapan ve Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını da inkâr eden kimseyi dünyada zilletle, ahirette de şiddetli bir azabla tehdid etmiştir: أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذَلِكَ مِنْكُمْ إِلا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ "Yoksa siz, Kitab'ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası dünyada horlanma, Kıyamet Günü'nde de azabın en şiddetlisine çarptırılmaktan başkası değildir."[6]  

Hizb, akide fikirlerini ve buna bağlı olan yaratıcı Allah'ın varlığını, Peygamberlere ihtiyacı, Kur'an'ın Allah'tan olduğunu, Muhammed (s.a.v)'in Peygamber olduğunu aklî ve Kur'an ile mütevatir hadislerden oluşan naklî delillerle isbat mevzularını; kader, kaza ve kader, rızık, ecel, Allah'a tevekkül ve hidayet ve dalâlet konularını da açıklayıp ortaya koymuştur.

 

Şeri Kaideler

• Kaide: Fiillerde asıl kaide şer’î hükme bağlanmaktır. Bir işe ancak onun hükmünü bildikten sonra girişilir. Eşyada asıl olan ise, haramlılığına bir delil varid olmadıkça mübahlıktır.

Müslüman şer'an bütün işlerini Şeriat'ın hükümlerine göre yürütmekle emrolunmuştur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ..."Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında ihtilafa düştükleri şeylerde seni hakem kabul etmedikçe ... iman etmiş olmazlar."[7]

وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا "Peygamber size her ne getirdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan kaçının."[8] Müslüman için asıl olan bütün davranışlarında Şeriat'ın hükümlerine bağlanmaktır. Şer’î hüküm ise; Şari‘in/Şeriat koyucunun kulların fiilleriyle ilgili hitabıdır. Hakkında Şari‘in hitabı gelmemiş olan her ne olursa olsun, şer’î hüküm olamaz. Bu dünyada her işin ve her şeyin hükmünü Yüce Allah muhakkak açıklamıştır.

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمْ الإسْلامَ دِينًا "Bu gün size dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak da İslâm'a razı oldum."[9]

وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ "Sana bu Kitab'ı her şeyin apaçık bir beyanı  ... olsun diye indirdik."[10]

Şari‘in umumî hitabı eşyanın mübah oluşu hakkında gelmiştir. Mübah da şer’î bir hükümdür. Çünkü mübah, yapmakta veya terketmekte Şari‘in insanı muhayyer/ serbest bıraktığı şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الآرْضِ جَمِيعًا "Yeryüzündekilerin hepsini de sizin için yaratan O'dur."[11]

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الآرْضِ جَمِيعًا "Göklerde ve yerde bulunan şeylerin hepsini size  boyun  eğdirmiştir."[12] Bu demektir ki, Allah'ın bizim için yarattığı ve boyun eğdirdiği göklerde ve yerdeki şeyler mübahtır. Bunlardan herhangi bir şey hususî delile muhtaç değildir. Çünkü, onların her biri ibaha/mübahlık olan umumî delile dahildir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

يَاأَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الآرْضِ حَلالاً طَيِّبًا "Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin.."[13] Buna göre her şeyin yenmesi helâl demektir. Bunlardan herhangi bir şeyin yenmesi hakkında bir delile ihtiyaç yoktur. Çünkü, umumî delil mübahlıktır. Ancak ölü eti, domuz eti, yüksek yerden yuvarlanıp ölmüş veya yırtıcı bir hayvan tarafından yenilmiş olan şeylerin yenmesinin ve şarap gibi şeylerin içilmesinin haramlılığı haram kılıcı bir delile muhtaçtır ve bu durum mübahlık olan umumî delilden bir istisna olmaktadır.

• Kaide: Vacibin/farzın ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vacibtir.

• Kaide: İstishab asıldır. (Yani mâzide sabit bir hükmün, bunu değiştiren bir delil bulununcaya kadar devam etmesi asıldır.)

• Kaide: Hayır Allah'ı razı eden, şer de O'nu gazablandıran şeydir.

• Kaide: Hüsn/güzel Şeriat'ın güzel saydığı, kubuh/çirkin de Şeriat'ın çirkin saydığı şeydir.

• Kaide: İbadetler, giyecekler, yiyecekler, içecekler ve ahlâk hakkında illet aranmaz. Bunlarda şer’î nassa bağlanılır. (Onlar nassda geçtiği gibi alınır.)

 

Şeri Tarifler

Şer’î hüküm, farz/vacib, haram gibi tariflerdir.

Şer’î hüküm: Şari‘in kulların fiilleriyle alakalı hitabıdır.

Farz/vacib: Kesin bir taleble emrolunan, işlenmesi sevab, terk edilmesi günah olan şeydir.

Haram: Kesin bir şekilde yapılması yasaklanan yapıldığında ceza gerektiren talebtir.

 

Şer’î Olmayan Tarifler

Fikrin, aklî metodun, ilmî metodun, toplumun tarifi gibi tariftir. Bunlar bir vakıanın tarifleridir.

• Fikir, akıl ve idrak aynı anlamdadır: Fikir; vakıanın duyum vasıtasıyla, bu vakıayı açıklayan ön bilgilerle birlikte dimağa/beyine nakledilmesidir.

Fikrin tam olabilmesi için şu dört şartın bir arada bulunması lazımdır:Vakıanın varlığı, sağlıklı dimağ/beyin, duyu ve ön bilgi. İşte bu dört şey mutlaka bir arada bulunmalıdır ki, aklî işlem, yani fikirakıl veya idrak husule gelsin.

• Aklî metod: Eşyanın/nesnelerin akledilmesinde cereyan eden yoldur. Fikirlere ulaşmada aklın çalıştığı, işlev gördüğü yoldur. Yani aklın kendisiyle fikirler üretme keyfiyeti, tefekkür metodudur.

Aklî düşünüş metodu; araştırma esnasında bir şeyin hakikatinin bilgisine ulaşmak üzere izlenen belirli bir araştırma yoludur. Vakıanın kendisini yorumlayan bilgilerin varlığı ve duyular vasıtasıyla, vakıanın hissedilmesinin beyne iletilmesi metodudur ki, böylece zihin onun hakkında hüküm çıkarır. İşte bu yargı fikirdir veya aklî idraktir. Bu metod, fizikte olduğu gibi, algılanan maddelerin araştırılmasında; akidelerin, teşrî hükümlerin araştırılmasında olduğu gibi fikir araştırmalarında; fıkıh ve edebî araştırmalarda olduğu gibi sözün kavranılması araştırmalarında de geçerli bir yoldur. Bu yol bizzat idrake ulaşmada aslî, tabimetoddur. Bu metodun fonksiyonu, eşyanın/nesnelerin akledilmesi yani kavranmasıyla gerçekleşir. Bu süreçle insan, insan olması bakımından, kavramak istediği şeyin idrakine ulaşır.

• İlmî metod: Araştırma konusu olan şeyin hakikatinin bilgisine ulaşmak için, o nesne üzerinde deneyler yapmak suretiyle izlenen belirli bir araştırma metodudur. Bu metod ancak hissedilebilen maddelerin araştırılmasında olur, fikirlerde geçerliliği söz konusu olamaz; sadece tecrübî bilimlere mahsustur. Bu metod, aslî etkenleri ve ortamından başka şartlar ve faktörler altında maddenin zorla değişime tabi tutulması ve aslî faktörleri ve ortamı ile, deneye sokulduğu etkenlerin ve şartların karşılaştırılmasıyla uygulanır. Laboratuardaki durum budur.

Araştırmacının, bilimsel metodla ulaşacağı netice kesin olmayıp hata kabiliyeti bulunan zannî bir sonuçtur. Bilimsel metodtaki yanılma ihtimali, ilmî araştırmalarda yerleşmiş olan temel ilkelerden biridir.

Bu yol aklî metodun bir dalıdır, tefekkür için bir temel olamaz. Çünkü, üzerine bina olunan esas değil de ancak temelden yani aklî metodtan bir dal olduğundan bu metodu esas olarak kabul etmek birçok bilgiyi ve hakikati araştırma sahasından çıkarır. İncelenen, araştırılan ve hakikati ihtiva eden pek çok bilginin, bilfiil var olmasına hisle realite olarak somut biçimde algılanmasına rağmen var olmadıkları sonucuna götürür.

• Toplum: Aynı fikirlerin, aynı duyguların ve aynı nizamın birbirine bağlamış olduğu insan topluluğudur. Sadece insanların toplamı olmasından değil aralarında alakaların/ilişkilerin bulunmasından dolayı meydana gelen bir insan topluluğudur. İnsanların toplamı, topluluktur; toplum değil.. Toplumu oluşturan ilişkilerdir. Gerçekte toplum ayrıntılarıyla; insanlarfikirlerduygu-bilinçler ve nizamlardır. Toplumun ıslahı, fikirleri, duyguları ve nizamlarının ıslahıyla olur. Alakalar/ilişkiler ve onların çözümleri bakımından toplumlar bir birinden ayrılırlar ve bundan dolayı da 'İslâm toplumu', 'sosyalist toplum' veya 'kapitalist toplum' diye adlandırılırlar.

 

Dünyada Mevcud İdeolojiler

Dünyada mevcud ideolojiler üç tanedir: İslâm, Kapitalist Demokrasi ve Komünizm.

 

Kapitalist Demokrasi

Batılı ülkelerin ve Amerika'nın ideolojisidir. Din'i, devletten ve hayattan ayıran bir ideolojidir. "Kayser'in hakkını Kayser'e, Allah'ın hakkını Allah'a bırak." ilkesine dayanır. Bu anlayıştan dolayı da insan, hayat düzenini kendisi kurar.

Bu ideoloji, İslâm'la çelişen küfür ideolojisidir. Çünkü, yegane şeriat-yasa koyucu, insanlara yegane nizam koyucu, devleti İslâm hükümlerinden bir parça sayan ve hayatın bütün işlerini indirdiği şer’î hükümlerle çözümlemeyi farz kılan yalnız Allah'tır. Bunun için müslümanlara kapitalist ideolojiyi benimseyip ona bağlanmaları ve onun fikirlerini, nizamlarını almaları haramdır. Çünkü küfür ideolojisidir; fikirleri ve nizamları, İslâm'la çelişen küfür fikirleri ve nizamlarıdır.

 

Hürriyetler Hakkında İslâm'ın Görüşü

Kapitalizmin en bariz fikirleri, insanların hürriyetlerini korumanın gerekli olduğu düşüncesidir. Bu hürriyetler de; inanç hürriyetidüşünce-kanaat hürriyeti,mülkiyet hürriyeti ve şahsî hürriyetlerdir. Mülk edinme hürriyetinden, çıkarcılığa dayalı ve büyük karaborsalara yol açan, Batılı kâfir devletlerini halkları sömürme ve servetlerini yağmalama yoluna iten kapitalist ekonomi düzeni doğmuştur.

Bu genel dört temel hürriyet, İslâm hükümleri ile çelişir. Zira müslüman,akidesinde hür değildir. Eğer dininden dönerse tevbe etmesi istenir, İslâm'a dönmeyecek olursa katledilir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: مَنْ بَدَّلَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ "Kim dinini değiştirirse onu öldürün."[14]

Müslüman, görüşlerinde de hür değildir. İslâm neyi görür ve gösterirse, müslümanın bu görüşü benimsemesi icabeder. Müslümanın İslâm'ın görüşünden başka bir görüşünün bulunması caiz olmaz.

Müslüman mülkiyette de serbest/hür değildir. Ancak şer’î mülk edinme sebepleri uyarınca mülkiyete sahip olması sahihtir. Dilediğini, dilediği gibi mülk edinmekte serbest değil, bilâkis mülkiyet sebeplerine bağlıdır. Bu sebepler dışındaki başka bir yolla mülk edinmesi mutlak olarak caiz değildir. Faizle, ihtikârla, içki ve domuz satışı ile veya buna benzer şer'an yasak olan mülk edinme yollarıyla mülk edinmesi sahih değildir. Bu yollardan herhangi biriyle mülk edinmek caiz değildir.

İslâm'da şahsî hürriyet yoktur. Müslüman şahsî olarak hür değildir. Aksine müslüman Şeriat'ın kendisine gösterdikleriyle mukayyeddir/kayıdlıdır, sınırlıdır. Meselâ, namaz kılmadığı veya oruç tutmadığı zaman cezalandırılır. Sarhoş olduğu veya zina ettiği zaman cezalandırılır. Müslüman bir kadın güzelliklerini ve zinetlerini ortaya çıkararak açık-saçık dışarıya çıkarsa cezalandırılır.

Bundan dolayıdır ki kapitalist batı düzeninde mevcud hürriyetlerin İslâm'da yeri yoktur. Bunlar İslâm hükümleriyle tamamen çelişirler.

Kapitalist ideolojinin en bariz fikirlerinden biri de demokrasidir.

 

Demokrasi Hakkında İslâm'ın Görüşü

Demokrasi, halk için ve halk adına halkın hakimiyetidir. Demokratik düzende asıl olan iradeye, egemenliğe ve infaz hakkına sahip olanın halk olmasıdır. Kendi kendisinin efendisi olduğundan iradesini yürütme kudretine sahip olan halktır. Onun üzerinde hiç kimsenin egemenliği (üstünlüğü-efendiliği ya da hakimiyeti) yoktur. Bundan dolayı da yasa koyucu odur. Dilediği yasaları koyar, iptal etmeyi, dilediği yasaları da ilga ve iptal eder. Buna bizzat kendisi güç yetiremeyeceğinden kendi adına yasalar çıkarmak üzere vekiller seçer. Hakimiyetin ve yürütmenin sahibi halktır. Yönetimi halkın bizzat kendisinin yürütmesi güç olduğundan, halkın kendi koyduğu yasaları uygulamak için, halk kendi adına yöneticiler seçer. Böylece halk, kapitalist batı düzeninde yönetim kuvvetlerinin kaynağı olur. Efendi/hakim olan, yöneten ve yasa koyan halktır.

İşte bu demokratik düzen, bir küfür düzenidir. Beşerin uydurduğu bir düzendir ve şer’î hükümler de değildir. Bundan dolayı da bu düzenle yönetim küfürle yönetimdir. Demokrasiye davet etmek bir küfür düzenine davet olduğundan, ona davet etmek de veya onu herhangi bir haliyle almak da caiz değildir.

Bu demokratik düzen, İslâm'ın hükümlerine muhaliftir. Müslümanlar bütün işlerini Şeriat'ın hükümleriyle yürütmekle emrolunmuşlardır. Müslüman, Allah'ın kuludur. İradesini Allah'ın emirlerine ve nehiylerine uygun yönlendirir. Ümmet de iradesini; heves ve arzularına göre yürütme hakkına sahip değildir. Çünkü, onun hakimiyet hakkı yoktur. Ümmetin iradesini yönlendiren Şeriat'tır, zira hakimiyetin sahibi Şeriat'tır. Böyle olduğu içindir ki ümmet yasa koyma hakkına sahip değildir. Çünkü, Şeriat koyucu yalnız Allah'tır. Ümmetin tamamı meselâ; faiz, ihtikâr, zina veya içki gibi Allah'ın haram kıldığını mübah kılmaya icma etmiş/görüş birliğine varmış olsa, onun bu icmaının hiçbir kıymeti yoktur, çünkü İslâm hükümleriyle çelişmektedir. Eğer bunda ısrarlı olurlarsa savaşılır.

Ancak Yüce Allah; sultayı yani yönetim ve yürütmeyi ümmete tahsis etmiş, kendi adına yönetim ve uygulamayı gerçekleştirmek için de yöneticinin nasbedilmesi ve seçilmesi hakkını ümmete vermiş ve yöneticinin nasb edilmesinin/belirlenmesinin de kesinlikle beyat yoluyla olmasını emretmiştir. Sulta ve siyade/ hakimiyet arasındaki fark işte böyle anlaşılır. Hakimiyet Şeriat'ın, sulta ümmetindir.

 

Komünizm

Maddeden başka her şeyin varlığını inkâr esasına dayalı, maddeci bir ideolojidir. Maddenin ezelî olduğunu, başı ve sonu bulunmadığını, bir yaratıcının yaratığı olmadığını, Yaratıcı bulunmadığı gibi Kıyamet Günü'nün de mevcud olmadığını kabul eder. Dini ise, halkların afyonu olarak kabul eder.

Komünizm, maddenin evrimi ve tarihin evrimi nazariyesine dayanan maddeci birideolojidir. Ona göre madde bütün nesnelerin aslıdır, eşya maddeden sudûr eder ve gelişme yoluyla doğar. Komünizmde nizam üretim araçlarından alınır. Nizamlar üretim araçlarının gelişmesiyle evrimleşir/gelişir. Toplum; toprak, üretim araçları, tabiat ve insanın genel bir toplamından meydana gelir. Bunların tamamı bir tek şeydir, o da maddedir. Tabiat ve tabiattaki şeyler geliştikçe, insan bunlarla evrimleşir, toplumun tamamı da evrimleşir/gelişir.

Buna göre Komünizmde toplum evrime boyun eğer. Toplum evrimleştikçe fert de onunla birlikte evrimleşir. Çarkta dişlinin dönüşü gibi fert, toplumla döner. Komünizm üretim araçlarında ferdî mülkiyeti yasaklar ve onları devlet için mülkiyet kılar.

Komünist ideoloji de küfür ideolojisidir; fikirleri de nizamı da küfür fikirleri ve küfür nizamlarıdır. İslâm ile bütününde de, parçalarında da tam ve köklü bir şekilde çelişir.

İslâm; maddenin yaratılmış olduğunu, ezelî olmadığını ve yok olacağını; insanın bir yaratıcının mahluku olduğunu, kâinatın ve kâinattakilerin de bir yaratıcının yaratıkları olduğunu; nizamın Allah tarafından olup ne maddenin veya üretim araçlarının evriminden ve ne de beşer tarafından olduğunu; toplumun insanlar, fikirler, duygular ve nizamlardan meydana geldiğini ve toplumları belirleyip tarif eden şeyin de topluma uygulanan nizam olduğunu açıklamış ve ispat etmiştir. İslâm'ın tatbik olunduğu toplum, orada mevcut üretim araçları her ne çeşit olursa olsun, İslâm toplumudur. Kapitalist düzenin tatbik edildiği toplum da kapitalist toplum olur. Komünizmin uygulandığı toplum da orada mevcut üretim araçları kapitalist düzendeki üretim araçlarının aynısı olmasına rağmen komünist toplumdur.

 

Hadaret ve Medeniyet

Hadaret, hayat hakkındaki mefhumların toplamıdır. Medeniyet ise hayat işlerinde kullanılan somut maddî şekillerdir. Hadaret, hayat görüşüne göre hususî olur. İslâm hadareti, batı hadaretinden ve komünist hadaretinden ayrıdır. Çünkü bunların hayata bakışları kendilerine hastır, her biri diğerine muhaliftir.

Bundan dolayı, batı veya komünist hadaretlerinden bir şey almaları, bunların her ikisinin İslâm'la çelişmesinden dolayı müslümanlara caiz olmaz.

Medeniyete gelince, eğer hadaretten kaynaklanıyorsa, can sahibi şeylerin resim ve heykelleri gibi, bunlar hususî sayılır ve alınmaları caiz olmaz. Bunun için İslâm hadareti heykel yapmayı ve bunlara bağlanmayı haram kıldığı gibi, can sahibi her şeyin resminin yapılmasını da haram kılar. Oysa batı ve komünist hadaretlerinde bu mübah sayılır ve haram kılınmaz.

Amma medeniyet eğer ilmin ilerleme ve gelişmesinin neticesi olursa... uçak, gemi, otomobil gibi ulaşım araçları, sanaî, ziraî ve gelişen harp araçları, bunlar gibi beşer aklının, ilmin ilerlemesi sonucunda keşif ve buluşlar sonucu bulunan her şey ve teknolojinin gelişmesi ile elektronik beyin ve benzeri geliştirilen şeyler.. Bütün bu şekiller evrensel şekillerdir, bütün âleme aittir, insanların hadaretlerinden veya dinlerinden birine mahsus olmaz. Çünkü bunların hadaretle de, hayat görüşüyle de bir ilgisi yoktur.

Bundan dolayı bunların alınması caizdir. Çünkü, İslâm hükümleriyle çelişmezler. Bilâkis bunların alınması farzı kifayedir.